Cuma, Temmuz 25, 2008

Ben bugüne bugün "arkadaş nişanı" denen konsepti, olayı, naneyi bizzat deneyimlemiş bulunuyorum. Cümle içinde bir daha kullanalım: Arkadaşımın nişanından geliyorum. Şimdi ablalar, abiler, arkadaşlar, kardeşler;
size nevarbunda geliyor olabilir. Ama benim için bir ilk, bir kilometre taşı. Ben bu vakite kadar nişanlarda düğünlerde koşuşturan bir çocuk idim. Asla kendi başıma çağrılmaz, hep annemim kızı babamın kızı olaraktan organizasyonlarda yerimi alırdım. Bugün koca kadınlar gibi süslenip püslenip nişana gittim. Hep annem giderdi. Demek sonunda nişanlara gideceğimiz günler de geldi. Hoşgelmişler.

Arkadaşım nişan alanına kolunda nişanlısı ve yanlarında çocuklar ile girdi. Ufak bir kaç küçük akraba ellerinden tutup onlara eşlik etti. Onları yürürken gördüğümde aklıma ilk gelen şey "aman tanrım, ben bu resimde kendimi N'nin elinden tutan küçük kız olarak görebiliyorum" oldu. Eylül'ün cevabı da çok güzeldi: Ben de kendimi C'nin elinden tutan küçük erkek çocuk olarak görüyorum.

Süslensek de püslensek de içimiz mühim. Nişanlara gidecek kadar büyüsek de nişanlanacak kadar büyümeye var galiba.

Hem zaten ben nişan sevmem, çok masraf.

Çarşamba, Temmuz 23, 2008

Az önce Kieslowski'nin Kırmızı'sını dvd oynatıcıya koydum.

Yaklaşık 15 dakika sonra çıkardım ve bu yazıyı yazmaya karar verdim.

Bazen filmlerde saçmalıklara dayanamıyorum. Belki de filmin içine çok girdiğimden, izlerken sanki kendim içindeymişim gibi hissettiğimden. Bilmiyorum. Neden sinir olduğumu ve filmi izleyemediğimi sizle paylaşayım dedim.

Spoiler yok merak etmeyin. İlk 10-15 dakika bunlar, dvd arka kapağında bile burda yazacağımdan daha fazla bilgi var.

Şimdi, Kadın araba sürüyor. Gece. Yolda bir köpeğe çarpıyor. Arabadan çıkıyor. Köpeğin yanına gidiyor. Köpek kanlar içinde, karnından yara almış galiba. Kolu falan kıvrık, muhtemelen kırıkları var, inliyor. Kadın köpeği alıyor, arabaya götürüyor.

Yavaş yavaş sinyaller gelmeye başlıyor burada aslında, kadın her nasılsa hiç acele içinde değil. Neyse, bu kısımda bunu unutabiliriz. Devamı birazdan gelecek.

Köpeği arka koltuğa koyan kadın, tasmada yazan bilgilerden köpeğin adını ve sahibinin adresini öğreniyor. Nedense köpeği aceleyse hastaneye götürmek gibi bir hissiyatı yok. Rita.. falan diye mırıldanıyor, bir sakinlik, su gibi. Bir harita çıkarıyor. Ben salak gibi kadının veteriner hekim adresi bakındığını falan üşünüyorum burada. Fransa'da öyle haritalar var ki veteriner hekimler bile işaretlenmiş. Sanki google earth harita basımı işine girmiş.

Tabii ki durum benim sandığım gibi değil, kadın köpeğin sahibinin adresine bakınıyor haritada. Eve gidiyor. Zili çalıyor, kimse bakmıyor. Bahçeden geçiyor, eve giriyor. Kamplumbağa hızıyla evde ilerliyor. Ben burada içimden acele et köpek ölüyor diye bağırsam da, hadi yabancı evdir çekiniyordur diye kadının aheste hareketlerini hoş görelim.

Kadın adamı buluyor evde. İşte ben sizin köpeğinize çarptım, çok üzgünüm falanlar... Ve sonra bomba an geliyor, bilin bakalım kadın ne diyor?

Köpeğinizi veterinere götüreyim mi?

Evet çok harika, hakikaten bu acele, bu hız, bu ilgi benim diye acil servis temalı dizide görülmemiştir. Kadın hakikaten kendini köpeğin hayatını kurtarmaya adamış. Bravo.

Bu arada adam durumu pek iplemiyor sanki, zaten köpek birkaç gün önce evden kaçmış. Kadının sorusuna "nasıl isterseniz" diye cevap veriyor. Kadın şaşırıyor ve beni benden alan o cümleyi kuruyor:

Kızınıza çarpsaydım da böyle kayıtsız mı kalacaktınız? (salak, bir kıza çarpsaydın da kız aynı durumda olsaydı, hastaneye götürmek yerine kızın evini mi arayacaktın? asıl senin yaptığın kayıtsızlık değil mi? )

Adam benim kızım yok ki dye cevap veriyor, kadından gitmesini rica ediyor.

Ben filmi dvd oynatıcıdan çıkarıyorum.

Bir karakterin araba çarpan köpeği iplememesini anlayabiliyorum. Onayladığımdan değil, ama böyle bir insanı hayal edebiliyorum. Filmlerde katilleri, tecavüzcüleri, nankör insanları görünce filmi izlemeyi bırakmıyorum yani, sorunun harakterin iyiliği kötülüğü değil. Fakat bir karakterin kanlar içindeki köpeği veteriner hekime götürmek yerine aheste aheste dolaşarak sahibini aramasını anlayamıyorum. Bunun nesi acayip, böyle tipler de olabilir diyeceksiniz. Peki, benim bu karakteri ve bu sahneyi görünce aklıma gelen tek şey Kieslowski'nin adamla kadını kendi istediği ortamda karşılaştırmak için kasması bunun için de böyle bir durum uydurması. Ama bu kasıntılığı hissettiğim anda da ben filmden soğuyorum. Aynen güya sokak diliyle konuşan karaterlerin trt spikerleri gibi konuşması gibi (bkz. aşağılarda bir yerlerde, gemide) Film benim için o an akmayı bırakıyor. Filmin film olduğunu hatırlıyorum o an dahası filmin film olduğunu olayın eğreltiliğinden, oturmamışlığından, yanlış yere zorla sokulmuş yappoz parçası gibi durmasından hatırlıyorum, ki bu da hoş olmuyor. Kırmızı'da da aynen bu oldu işte. O an filmden çıkıp yönetmenin ne kadar da kastığı ve bunu yaparken saçmaladığı aklıma geldi.

Ben sinema uzmanı falan değilim, bir tane sinema dersi almışlığım veya bir tane sinema kitabı okumuşluğum yok. Kieslowski sevenleri bu yazı ile kızdırabilirim de belki, aman şu cahile de bak diyebilirler. Desinler. İzleyemedim kardeşim, sinir oldum. Kanlar içinde köpek ya acele hastaneye götürülür ya da olduğu yerde bırakılır yani, nokta. Gerisini benim aklım almıyor.

Mavi'yi çok sevmiştim. Beyaz, Mavi kadar olmasa da güzeldi. Kırmızı'yı izleyemedim.

Salı, Temmuz 22, 2008

Kahverengi gözlü olup da renkli lens takan insanlar,

bazen taktığınız lens öylesine bağırıyor ki ve o kadar acayip bir görüntü ortaya çıkıyor ki, her gördüğümde irkiliyor ve içinize vampir kaçtığını düşünüp kendimi bir korku filminde gibi hissediyorum. Dramatikleştirmeyelim, tamam. Sunnydale de olabilir, azcık daha neşeli.

İstediğiniz bu mu gerçekten? Renkli gözlü olmak uğruna:

vampir olmuş gibi, ruhunuzu şeytana satmış gibi, gözünüze uzaylılar tarafından bir madde sıkılmış ve bu madde ile uzaylıların ajanları olmuşsunuz artık onlar sizin gözlerinizden dünyayı görüyormuş evet gözleriniz acayip olmuş ama uzaylılar bunu çakmayacağımızı bildiklerinden bu durumu iplemiyorlarmış gibi gözükmek mi istiyorsunuz?

Eğer istediğiniz buysa "vaaay insanlar ne acayip" deyip önünüzde düğmelerimi ilikleyip irkilmeye devam edeceğim. Lakin eğer yukarıda bahsi geçen göz durumundan haberdar değilseniz, uyarayım. Gerçekten ama gerçekten korkunç doğaüstü olaylar temalı bir korku fliminden çıkıp gelmiş gibi görünüyorsunuz.

Pazartesi, Temmuz 21, 2008

Ezik iz da ezikist vörd evır.

Bu yazı aslında başka bir yerde yorumdu ama...Yorum yazdığım yer itibariyle hem insanlar yağ çekiyormuşum gibi anlayacaklar, hem de tartışmalara dışardan katılmamaya çalışıyorum elimden geldiğince. Fikir beyan etmekle insanlara sormadan onları savunmak arasında benim ayarlayamadığım bir çizgi var.

Aslında diyeceğim şeyden de yazı çıkmaz hani. Bloglarda ufak bi tartışma dönüyor, blogırın biri de felsefe okumuş birini çıldırtacak şekilde mantık hataları yaparak yorumlar yazıyor falan... Bu arada sık sık da karşısındaki kişiye "ezik" sıfatını gönderiyor. "Ezik" bence dünyanın en talihsiz sıfatı, bir nevi bumerang. Hakaret etmek üzere kullanılan ama hakaret eden kişiyi ezen başka bir kelime daha yok bence. Bu kelimeyi kullananların genelde popülerliğe oynadıkları, kendilerini şişirdikleri bence çok açık. İngilizcedeki "loooooooooser" dan alındığını zannettiğim "ezik" kelimesini ne zaman duysam, bu kelime ile hakaret etmek amacı güden insana biraz acıyor biraz da gülüyorum. Benim nazarımda, ezik kelimesini kullanarak cümlesine başlayan (veya gelişme, sonuç herneyse) bir insanın ciddiye alınma ihtimali pek az. Ezikmiş, peh... Bari "salak" falan de de "akıl"a vurgu yaptığını anlayalım. Ezik ne ya? Çok lise, çok ergen, çok hiç düşünmeden kelimeleri kullanan insan yani...(her ergen böyle olmayabilir, kendi gözlemlerime dayandırıyorum bitiriş cümlemi)

Sevgiler saygılar.

Cuma, Temmuz 18, 2008

Hmm. Evet, girişim şahane oldu. Ben sanırsam pek fazla "gittiğim yerler, izlediğim filmler, okuduğum kitaplar" içerikli yazı yazmıyorum. Yazanları sevmediğimden, okumadığımdan değil. İçeriğimi genelde kişisel döküntülerim olarak nitelendirebilirim. Kişisel derken, aslında herşey kişisel. Döküntü derken içimi dökme manasında ve herkes biraz içini döküyor. Evvvet, dakka bir gol bir, yine düğüm halina gelmiş bir giriş paragrafı. Şunu desem nasıl olurdu? Yukarda bahsettiğim gibi yazıları pek yazmıyorum, ama bu yazı biraz "gittim gördüm anlatıyorum" tarzı olacak. Oh be, ne zor işmiş.

Şimdi kısa ve öz, başlayalım.

Bir: Kabak Koyu.


Efendim, Kabak Koyu, Kelebekler Vadisi'nin ( haayır onun ismi Kelebek Vadisi diyen arkadaşlar var, biliyorum. Lakin benim fethiyede gördüğüm herkes kelebekler vadisi dediği için, ben de böyle kullanmayı seçtim. Zaten bence daha bile güzel) bir yan tarafında kalan bir koy. Koya gitmek için fethiye'den dolmuşa veya taksiye biniyorsunuz. Biz taksici amca ile anlaşıp 6 kişi taksiye doluştuk. Yolu, bence pek hoş değil. Tamam asfalt falan ama, böyle aşağısı uçurum olan bir yerde, s'ler çizerek yükselen bir dağ yolunda ilerliyorsunuz. Şansınız varsa saatte 15 km'den hızla gitmeyen bir şöföre rast gelirsiniz. Korkunuz biraz azalır.

Taksiden indikten sonra aşağıya inmeniz lazım, koya. Şimdi bunu yürüreyerek de yapabilirsiniz, veya gittiğiniz kamp size traktör veya araç da yollayabilir. Bizim valizlerimiz çekmeli olduğu için, kamptan traktör yolladılar bize. Bu koya inen yol, bildiğiniz toprak yol, delik deşik, aşağısı uçurum bazı yerlerde falan. Bu vesile ile inişte bize heyecanlı anlar yaşatan traktörü süren abiyi de anmak istiyorum. Motosiklet Günlükleri'nde kör şöförün yola ilerleme sahnesini hatırlayanlarınız vardır belki, tekerlek yolun kenarına geliyor hani öyle korku dolu anlar. Bizim traktörü kullanan abi, Allah benzetmesin kör falan değildi, çok da şeker bir adamdı. Amaaa benim çok korktuğum ve "ayet el kursi bileniniz yok mu" diye arkadaşlara bağırdığım anlarda yola bakmayı bırakıp arkasına dönmek ve bu şekilde benle rahatlatıcı konuşmalar yapmak gibi bir huya sahipti. Abinin bu hareketi yaptığı anlarda ise, ben gözümü yolun kenarına giden tekerleklerden alamıyor ve abi bir an önce yola bakmaya devam etsin diye "korkmuyorum hiç kooorkmuyorum hehe" diye bağırıyordum. Neyse hiç bişi olmadan atlattık nihayetinde, aslında traktörden indiğimizde "acaba ben mi abartıyorum" diye düşünmedim de değil. Fakat yanda da linki bulunan doktor hanım, "hehe nehir abi senle konuşurken tekelekler yol kenarına gidiyordu eh eh" dediği için bu satırları yazmakta bir beis görmüyorum.

Ama korkmayın hee sakın, abi o yolu yıllardır her gün kaç kere inip çıkıyor. Biz birazcık "şehirli" tepkiler veriyor olabiliriz :)


Neyse, devam edelim. Kabak Koyu için Olimpos'un keşfedilmeden önceki hali diyorlar. Bir kaç tane kamp var, bu kamplarda çadırlarda veya bungalovlarda kalıyorsunuz. Kahvaltı ve akşam yemeği ücrete dahil. Biz çadırda kaldık, çok zevkliydi, tavsiye ederim. Bizim kaldığımız yerin adı Gemile Camping'ti, yemek yeriydi, bardı, mutfaktı hepsi şu yanda resmini gördüğünüz yerde. Ayrıca yemekleri çok lezizdi, belirteyim. Böyle aile ortamı gibi biraz, mutfakta yemek pişiyor zil çalıyor sesleniyorlar. Ahşap piknik masalarında yemek yiyorsunuz, yemekler masanın üstünde kaselerde duruyor, alıp tabağınıza koyuyorsunuz. Hemen yanınızda koltuklar ve kitaplar var. Gece isterseniz hamağa, isterseniz böyle oturma yerleri var minderli oralara, veya o az önce bahsettiğim yemek masalarının yakınındaki koltuklara oturabiliyorsunuz. Biz 6 kişi biraz soyuttuk galiba diğer kalanlardan, daha çok kendi aramızda takıldık ama genel olarak çok sıcak bir ortamdı. Ortam dediğim, zaten toplasan 20 insan yoktur yani, bunun içine kampın sahipleri falan da dahil.


Deniz. Hayal kırıklığı. Her zaman olan bir durum olduğunu sanmıyorum, çünkü yapı yok bişi yok koyda, ama denize pislik vurdu bizim orda kaldığımız 2 gün boyunca. Yani dalgalar kalktı, koca akdenizin açığında bulunan pis köpükleri bizim oraya vurdu. Neyse köpüklerin gittiği anlar da oldu da rahat yüzdük, hoş bir denizi var. Yine de; olimposmuş, datçaymış, kaputaşmış (ki sonuncusu zaten apayrı) karşılaşma kabul edemez bir deniz. Dediğim gibi, belki biz Kabak Koyu'nun kötü anlarına denk geldik, ondan. Ama böyleyken böyle yani.



Fener. Gece mutlaka hayvan gibi güçlü fenerler alıp sahile inin. Dikkat, yolu olimpos gibi belli ve dümdüz değil, dikkat edin o yüzden. Tavsiyem, hemen ilk akşamdan inmeye kalmayın, önce bi öğrenin yolu iyice. Ayrıca, sahile giderken yolda ufacık bir ev ve o ufacık evin köpeği var, korkudan altımıza ediyorduk. Ama sahile indiğinizde değdiğini anlıyorsunuz, çünkü gökyüzü tamamen yıldızlarla kaplı oluyor.

Tuvalet, biraz sorun. Ortak tuvaletler, tamam inanılmaz pis değiller ama...Yine de, e şey nasıl desem, bizim ekip her türlü ihtiyacını Kabak'ta gideremedi ve Göcek'e geçeceğimiz anı bekledi. Sanırım açık olmuştur. Daha uzun kalsaydık zor anlar yaşayabilirdik yani.

Dönüş. Kamptan size araç çağırırlarsa, taksi koya iniyor çıkıyor bişi olmuyor diyolarlarsa...Doğru olabilir, ama en azından arabada 6 kişi ve 6 valiz varken değil. Sadece şöför varken bile zorlanıyor araba çünkü yollar çok kötü ve bizim şöförün dediğine göre kabak'a inip çıktıktan sonra bir daha kullanılamayana taksiler oluyormuş. Biz valizleri bırakıp arabada yolun bir kısmını yürüyerek çıktık bu yüzden, araba çekmedi. Hani kalabalıksanız ve aceleniz varsa diye söylüyorum, traktör daha çabuk biz çözüm olabilir.


Evet, Kabak hakkında söyleyeceklerim bunlar. Doğa olsun, böcek sesi olsun, disko istemem, yıldız olsun, yüzerim uyurum okeyimi oynarım hamakta sallanırım diyorsanız Kabak size göre olabilir. Belki siz denizin çok daha güze olduğu zamanlara denk gelirsiniz, kim bilir. Her koşulda, gidip görülmesi gereken bir yer bence Kabak Koyu, sonuç olarak tavsiye ediyorum.



Çarşamba, Temmuz 16, 2008

Trafik kazası yapmış bir arkadaşımın yanından geliyorum. Çok şükür iyi, pek bir hasarı yok. Ama arkadaşlar, bunu ne kadar vurgulasam ne kadar söylesem az, lütfen lütfen lütfen arabaya biner binmez kemer takalım. Önde de arkada da olsak, takalım. Çünkü arabanın halini görmüş biri olarak söylüyorum ki, kemer olmasaydı sağ çıkılamazdı o arabadan. "Şehirlerarası yolda değiliz" diye kemeri geçiştirmeyelim, kaza Etiler'de oldu. Mister Buendia, sanırım sen kemer takmıyordun. Tak, rica ediyorum. Böyle isim vererek ispiyonlar gibi oldu ama, olsun.

Pazar, Temmuz 13, 2008

Yani böyle bişi olamaz, yazayım diyorum yazayım diyorum, yazamıyorum. Herkesler tatilde, annemler kampta babam işte. Bir tek ortanca kardeşim evde, ki o da yeni geldi, ama ev normalde olduğundan çok daha sessiz işte sonuçta. Ve ben ortama uyum sağlayamıyorum, tatilden döndüm nereye döndüğümü şaşırdım.

İşte bundandır kaç gündür mal mal geziniyorum evin içine. Staj arasam? Mailler atsam? Sokağa çıksam? Yok. Yemek de yemiyorum pek, kitap da okumuyorum. Okul araştır? Master'lara bak? Gre kitabı al? Bir mallıktır kondu üzerime. Atalet mi derler ne derler? Tembellik değil bu. Bir elini kolunu kıpırdatamama hali...

Halbuki size Kabak Koyu'nu, Göcek'i, Marmaris'i ve Datça'yı anlatabilirim. Önerilerde bulunup, aman giderseniz şuna dikkat edin diyebilirim. Evet yapabilirim. Peki yapacak mıyım?

Belki birazdan.

Ben tırnak yerim. Daha doğrusu yemem ama az önce buraya yazıp silmiş bulunduğum "tırnaklarıma naparım" içerikli kısımları boşverelim. Neyse, tırnak yiyen biri olarak oje ile de işim olmaz tabii. Olursa eğer iki türlü olur: kıpkırmızı ve bordo.

Aslında sadece şunu demek istemiştim: Ne zaman Simiole'nin bloguna baksam tırnaklarımı yemeyi bırakıp kırmızı oje sürmek istiyorum.