Çarşamba, Aralık 29, 2010

Ayakkabı ve fantazma

Gerçekten nefret ettiğim iki ayakkabı türü var. Siz şimdi lafın gelişi nefret falan dediğimi sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Bildiğiniz tiksiniyorum. Çok da önemli değil, kusmuyorum yani görünce. Ama hakikaten, iğrençlikte son nokta bir çirkinlik. İşte o ayakkabılar:


Çok açık olmadığının farkındayım. Bu yüzden derdimi anlatan resimler de buldum. İşte o resimler:















Evet sevgili okuyucu. İşte bu iki ayakkabı modelinden nefretnefretnefret ediyorum. Özellikle soldakini gördüğümde de aklımdan hep şu geçiyor: Giyotin. İşte o giyotin:














O kadınların ayaklarını giyotine sokup o üçgen kısmı kesmek kesmek ve kesmek, parmaklara denk gelip gelmeyeceğinin gizemi karşısında heyecanlanmak heyecanlanmak ve heyecanlanmak, ha ha ve ha diyerek gülmek istiyorum. Kusura bakmayın, aklımdan bunlar geçiyor.

Çarşamba, Aralık 22, 2010

Bir şey artı bir şey artı bir şey daha

Soru: Yazz 24+4 (yurtdışındaki adıyla Yaz) kullanan ve burayı okuyanlar var mı? Buraya bişeyler yazsam cevap alabilir miyim? Yorum kutusunda ses verilebilir mi? Bi muhabbet çevirebilir miyiz? Genel olarak memnun musunuz? Aslında bunu merak ediyorum. Deneyimlerinizi paylaşsanız?

Sinir: Şu televizyon kanallarına çevirileri kim yapıyor? Hangi sorumsuz ve şuursuz onlar, lütfen ellerini kaldırsınlar. Ses etmeyeyim, kimsenin ekmeği ile oynamayayım diyorum ama, artık yetti. Greek adlı diziyi "Yunanistan'da geçen bir üniversite dizisi, gençlerin hayatı" olarak anlattıkları zaman bile bu kadar öfkelenmemiştim. Greek, halbuki, Amerika'da Alfa Nü Beta Zet Pi Düttürü gibi yunan alfabesinden harflerle oluşturulmuş öğrenci birliği olarak mı çevirsek, onları işaret etmiyor mu burada, ediyor. Sorority denir, fraternity denir, bakınız google orada. Ben de alfa beta olarak doğmadım, Amerika'da okumadım. Zamanında netten baktım, okudum. Çeviriyi yapan şahıs gibi ingilizce bilmek de gerekmiyordu, Ekşi Sözlük ne güne duruyordu mesela? Ama, hadi, hadi bunu geçtim. Geçemedim ya, geçtim.  Fakat sen nasıl oluyor da, THYME kelimesini maydanoz olarak çeviriyorsun ya? Allah'ın adını veriyorum, bir kelime yazacağın sözlüğe, tek bir kelime. O da sana KEKİK cevabını verecek. İşte bunu kabullenemiyorum, bana versinler ben çeviricem ya. Tamam çeviri zordur, fakat kitap roman makale hele ki şiir çevirisidir o, 20 dakkalık yemek programında her aşçı aynı şeyleri söylerken, annem bile çat pat anlarken, e artık onu da çevir be kadın/adam! Digitürk kendini iyice şaşırmış, ben bu kadarını söyleyeyim.

Sinir devam: Facebook kadar olmasa da vakitimi alan bir diğer şey bloglar. (facebook'u azalttım) Yorum yapmasam da takip ettiğim pek çok blog var. Yıllardır biriktirip de artık içimde tutamadığım şey ise, söylüyorum, bir tür blog tipi beni deli ediyor. Sorun neye çıldırıyorsun diye. Politik saçmalıklara mı? Atamsenkalkdanolurbenyatam'a mı? "Fakirlerdeçalışsınsenginolsunlar"a mı? Ne bileyim işte bu tip şeylere mi, yoo hiç birine değil. Yani bunlara sinirlenirim de, olay bunlar değil. Beni çıldırtan başka şeyler.

Böyle bir, nasıl desem,  bir "benim sahip olduğum şey çok özel"den başlayıp ama aslında özellikle "nasıl da diğerleri gibi olmadığını" vurgulayan, araya sos olarak bazı "eksiklerini" "de" koyan, ama o eksiklere rağmen o "özelliği" koruyan kollayan ve hisseden, eleştri olarak "sen kendini mükemmel mi sanıyosun" diyemeyeceğimiz çünkü o "eksiklerini de" söylemişti ya işte, ama tüm bunlara rağmen yine de o üstten bakış açısını koruyan, "bende öyle birşey (hayat, aşk, bebek, çocuk, bir sürü şey gelebilir oraya) var ki kimsede yok", gibi şeyler...Bir "ben hayatı çözdüm" veya "ben oldum" havası. Ama bunu söylesek, aaa hayır küçük bir çocuk gibi daha, hayatta heyecanlı ve acemi, doğrusuyla yanlışıyla büyüyor işte,  o eşsiz yüreğiyle o minik kız, nereden çıkarıyorum, ne fena bir insanım ikinehir olarak ben. Ay ne bileyim işte, anlatamadım...Sanmıyorum ki olay sadece hayatını, aşkını veya çocuğunu anlatmakla ilgili olsun. Simiole'nin yazdıklarını okurken hiç bu yukarda saydıklarımı hissetmemiştim mesela, Yok ki de anne oldu ama işte bi kere rahatsız olmadım onu okurken, Rahel apayrı zaten, ne bileyim, Deryik'in hiçbir kelimesi böyle gelmedi bana, Hayalalanı'nın Damla ve Tuna'sını anlatışı da.  Yani sorun yazının kendisindedir durumu değil. Sorun başka birşey, herkesin sevgilisi çocuğu ona özeldir, en özeldir; herkes blogunda anlatıyor sevgilisini kocasını bebeğini çocuğunu fikirlerini hayatını. Ama bunu yapış biçimlerinden bir türü, yukarda açıklanılmaya çalışılanı, beni sinir ediyor. Ediyor, ama böyle bir eleştri de kolay kolay söylenmez. Sanırım o tip bloglara pek bakmamak en hayırlısı, kaza yerinde yavaşlayan sürücüler gibi neden bu bloglara bakmaya devam ettiğim ise ayrı bir soru. Sevdiğim bloglar kadar sık bakmıyorum bu bloglara, çok şükür, ama sanırım ana sebep öfkelenmeyi seviyor oluşum. Ki belki tanısam onları, sever miyim, sadece yazı mı bunu yaratan?  Yoksa sadece yıldızımın barışamayacağı insanlar mı onlar? Bilmiyorum. Ama yine de buradan o blog sahiplerine de teşekkür edelim o zaman. Beni öfkelendirerek ateşli tutuyorlar. Orrayts.

Şükür: Pereja, Boğaziçi, Selin, Marmara. Bunu daha önce bin kere yazmadığıma hayret ediyorum, bazı kişilerin maillerinin bitiminde yazan o minik cümlelerden olabilir mesela: Kolonya'yı kim bulduysa, bulunmasına kimler vesile olduysa, rahat uyusunlar. Nasıl? Bence çok hoş.



Pazar, Aralık 19, 2010

Anneler, korkular, yabancılar, bebekler, hisler, sevgiler, uzaylılar, zamanlar, dönemler, hayatlar

Bazen şunu çok merak ediyorum, bir insan bebeğini niye sever?

Evet, gündeme bomba gibi düşen ve benim ne kaddar da ruh hastası, ne kaddar da sevgi cahili bir insan olduğumu ortaya çıkaran bir soru değil mi? Bence değil ya, neyse, isteyen öyle düşünsün.

Huyunu bilmezsin, suyunu bilmezsin, nedir ne değildir belli değil, löp diye kucağına verilmiş o bebeği niye seversin? Aslında şöyle düşününce biraz anlayabiliyorum: geçen gün gittiğimiz evde gördüğüm bebek kedi ile geçirdiğim saatler ve onu sürekli mıncıklama ve öpme isteği ve onu boynuma sokup sokup orada tutma arzusunu düşündüğümde, evet annelerin ve babaların da bebeklerini neden sevdiklerini tahmin edebiliyorum.  Mesela, ben şimdi gitsem Rahel'in kızını görsem, onu da sevmek öpmek onunla oynamak ister, kahkaha ve zevkle kendimden geçerim herhalde. Yani öyle "patalojik" bir vaka değilim. Ama bir derdim de var bu konuda sanki.

Yıllar önce bir köşe yazarı, kimdi Gülse Birsel miydi, yazmıştı, yeni doğum yapan arkdaşları bebekleri kucaklarına ilk verildiğinde yaşadıklarını. Orada agucubucu yapan anane ve babanneler ve hemşireler ve doktorlar arasında, herkes gözlerine yaşlar ve yüzlerince kocaman gülümsemelerle yeni doğum yapmış kadına bakarken, işte sahnedeydi yeni anne: Aynı anda sevinmeleri, ağlamaları, müthiş bir coşku duymaları; zevk ve huzur ve aşk ile kendilerinden geçmeleri gerekiyordu. Gülse Birsel'in arkadaşları da sergilemeleri gereken bu performansı yerine getirmişlerdi ama korkunç bir suçluluk duygusuyla. İçleri "öyle" değildi çünkü. Ellerine tutuşturulan o "yabancı" karşısında kendilerinden beklenen o duygu patlamasını yaşamamışlardı. Gülse Birsel'in anlattığına göre bir kaç ay içinde işler yoluna girmeye başlamış, annelik ile barışmışlardı, ve ancak aylar sonra -o da sadece yakın arkadaşlar arasındayken- fısıldayarak kabul edebilmişlerdi o ilk anda yaşadıklarının aslında panik, korku, "bu kim ve ne şimdi" ve "ben ne yaptım yahu" hissinin bir karışımı olduğunu. Ve tabii, böyle "kötü" şeyler hissettikleri için dehşet bir suçluluk hissi altında boğulmuşlardı.

Benzer şeyleri bir anneden daha duydum, kendisi bir hocamdı. Bu kadar açık değil ama, bence biraz bunu da anlatmaya çalışmıştı.

Benim derdim şu sanırım: kendi annemden ve başka anneler, bu konuda konuşan bir tür psikoloji literatürü, hepsi Gülse Birsel'in arkadaşlarının ve hocamın bebekle ilk tanışma anını bir "patoloji" , normdan ve normalden sapma olarak tanımlıyorlar. O literatür diyor ki mesela, eğer anne ile bebek ilk anda "bond" etmezlerse, bağlanmazlarsa yani, işte sonra o annelik çok sorunlu oluyor ve bin yıllar boyunca çocuklar kurulan ilişkiyi lanetle takip ediyor falan. Bence komple saçmalık, ki pek çok antropolojik araştırma da dediğimi destekliyor, sağolsun ve varolsunlar. Buradan o antropologlara sevgi ve saygılarımızı yollarken teşekkürlerimizi de tekrar tekrar iletiyoruz. Neyse, nerede kalmıştım, işte o "norm"dan sapma hali. O kadınların o hastane odasında o ruh hali içindeyken suçluluk duygusu altında ezilmeleri içimi sızlatıyor. İşte benim derdim, bazı annelerin ilk andan sevinçle bebeklerine sarılıyor olmalarından ziyade, bunu yapamayanların suçlulukla kendilerini yiyip bitiriyor olmaları ve bunu ancak çok sonraları fısıldayarak anlatabilmeleri (eğer anlatırlarsa, sonsuza kadar susabilirler de). Bu anneler "hasta", "sorunlu", "eksik" değiller çünkü, "az anne" değiller. Bence bunun açık açık söylenmesi gerekiyor.

Hatta ille de ilginçlik meselesi üzerinden gideceksek, ilk andan o coşku ve neşeyi duyabilen anneler benim nazarımda daha "ilginç"ler. O sevinemeyen, korkan, panikleyen ve bebeğe yabancı gözüyle bakan annelerde bana o kadar da ilginç gelen birşey yok, o durumu tahayyül edebiliyorum. Ama diğer olayı, pek kavrayamıyorum. O benim için daha enteresan, ne yalan söyleyeyim. Nasıl oluyor da anneler bebeklerini yabancı olarak görüp, bir garip hissediyorlar diye sormam, gayet de olur yani. Ama nasıl oluyor da o anneler o bebeğe hemen, ilk görüşte, aşkla tutkuyla bağlanıp, "yavrumu canımdan çok seviyorum" diyorlar, işte onu anlayamıyorum. Mesela hamile kadınlar "yavrumu kurtarın ben öleyim" diyebiliyorlar ya...Hormonlar mı sadece bunu dedirten? Yoksa o hayatından vazgeçmeye hazır annelerin hayatlarına baksak, acaba istenmeyen evlilikleri, mutsuzluğu, parasızlığı, sıkıntı dolu yaşamları görebilir miyiz? Zaten vazgeçmeye hazır, zaten tutunacak dalı olmayan anneler mi kendilerini bırakıp bebeklerini kurtarmayı isterler?

Ben hamile değilim, hiç de olmadım, o yüzden biraz "dışarıdan" fikir yürütüyorum bu konuya dair. Ama vicdanla konuşuyorum, çünkü o suçluluk hissi ile kendilerini yiyip bitiren annelere hakikaten içim gidiyor. Kimileri diyebilir ki, onların "hormonları" az, hormonları daha düzgün çalışsa ilk andan "o " psikolojiye girerler. Ama bu da "duygu" ve hatta "sevgi" dediğimiz olayı hormonlara indiriyor. Belki başka sorular sormalı, bir gruptaki anneler hayatlarından daha memnun, eşlerine daha aşık, daha doğru bir zamanda, akıllarında daha az soru işaretiyle hamile kalıyorlar da, diğer gruptaki insanlar başka koşullarda hamile kaldıkları için mi bebek karşısında o şoku yaşıyorlar? Veya daha ötesi, bebek "yabancı" olmayabilir mi, mümkün mü yani öyle kucağına tutuşturulan bir insanın sana "yabancı" olmaması? Veya, dokuz az karnında taşıdığın ve genetik olarak senin yarın olan bir canlının sana "yabancı" olması mümkün mü? Kimdir nedir, bilmezsin ki, "başka" biri o sonuçta. Veya kimdir nedir bilirsin, çünkü senden mi o sonuçta? Veya "yabancı" olması onu sevmeye engel midir ki, mesela Dilara'nın bir bebeği olsa şimdi, ben o bebeği çok seveceğimi bilmiyor muyum; biliyorum tabii şimdi bile hayal edebiliyorum! Yani, bebeğin dile gelip kendini ifade eden, "hmm evet bu çocukla iyi anlaşıyorum" diyebileceğim bir hale gelmesine gerek yok onu sevmem için. Yoksa var mı? Konu komşumuzun, arkabamızın arkadaşımın çocuklarını kucaklarımıza alıp onları sevdiğimizde, ay çok güzel deyip kokularını içimize çektiğimizde gerçekten "seviyor" muyuz? Mesela ben şimdi hamile olduğumu hayal ettiğimde, hele ki bebeğin erkek olduğunu düşündüğümde, minik bir A. hayal ediyorum ve içim sevgiyle dolup taşıyor o minik A'yi düşündüğümde. Minik bir A! Ama aynı panik, korku, uzaklık hissini de tahayyül edebiliyorum, kucağıma verilen bebeğimi "ııı selam uzaylı, dost olabilir miyiz?" diyerek de karşılayabilirim gibime geliyor. Bu benim hayatımın hiç hamilelik ve çocuk istemediğim bir dönemimde olmamla mı alakalı? O suçluluk duyan anneler, aşık olmadıkları adamlardan uygun olmayan zamanlarda hazır hissetmedikleri anlarda çocuk yaptıkları için mi panik ve korku duyuyorlar yani? Ama buna da katılmıyorum. Olayın "baba" mevzusuna hiç değinmedim dikkat ederseniz. Evlatlık edinen insanlar da var, taşıyıcı anne ile gelen çocuklar, daha neler, onlar niye sevmesinler bebeklerini? Peki sevgi nedir blog?


Evet bir pazar günü yazısı buydu. Bence okunmasa da olurdu.




Perşembe, Aralık 09, 2010

evaluation forms

Yazın Amerika'da asistanlık yaparken çok zorlanıyordum. Yeterince verimli olamadığımı düşünüyor, daha da iyi olmalıyım diye dertleniyordum. İşi çok seviyordum ama işte yeterince iyi bir asistan olmadığım gerçeği canımı sıkıyordu. Etrafımdaki diğer asistanlar ise sürekli kendilerinin ne kadar sınıfa hakim olduklarını, ne kadar iyi olduklarını, nasıl da şunu nasıl da bunu yaptıklarını, nasıl da hiç sendelemediklerini gü-lüm-se-ye-rek ve o-muz-la-rı-dik olarak anlatıyorlardı. Onların anlattıklarına bakarsak en kötü asistan bendim.

Sonra bir gün posta kutuma değerlendirme sonuçları düştü, ki, da da da dan! Şimdi, matematiğimizi tazeleyelim: Eğer herkes muhteşemse (5 üzerinden 5), bir tek ben açıkca zorlandığımı kabul edip kendimin kötü bir asistan olduğumu düşünüyorsam, nasıl oluyor da, asistanların performans ortalamasından daha yüksek oluyorum? Öğrencilerimin bana verdikleri notların ortalaması 4.83, ama asistanların genel ortalaması 4.57, demek ki, ben en kötü değilmişim! Değilmişim ya, artiz amerikalılar arasında demoralize olup kendimi en kötü sanmışım. Hoş, 4.83 değil 5 de verseler ben performansımın mükemmel olduğunu düşünmezdim, olay ben ne yapmışım değil. Olay, gerzek asistanların hepsinin boklarında inci varmış gibi, sanki tavuskuşularmış gibi kabararak dolaşmaları. Suck that bitchez! Ama sanırım genel olarak iş hayatı böyle, herkes miş gibi davranıyor, bu da bana ders oldu. Amerikalı pozitifliği de olabilir, bilmiyorum.
Annem mahlepli peynirli dereotlu üstü susamlı kek yaptı. Önümdeki kağıtlara gözlerim dolu dolu baktığım tam da bu anda, mahlep, bi mesud oldum bilok. Şimdi geçmiş yılların sınav paper stresli günlerini hasretle anıyorum, çok basit işlermiş aslında, bilememişim. Yarın da eve geldiğimde kek olacak demek bu, eve gelince kek bulacak olmanın sevinci içimde. Ne güzel değil mi? İşte böyle bilok.

Perşembe, Aralık 02, 2010

Robert vs Cengizhan

Ekşi sözlükte bi entry okudum. Anadolu lisesi çıkışlı olduğum için ve anadolu lisesi gibi anadolu lisesi çıkışlı olduğum için -Gs ve İel hangi sınavla öğrenci alırlarsa alsınlar, kendilerine "özel okul" havası vermemeye ne kadar çalışırlarsa çalışsınlar, anadolu lisesi değillerdir, sahte tevazudan nefret ederim- çok iyi anladım entry'i, ben de lisedeyken Robert'e gitsem ben de böyle hissederdim dedim. Buyrun:

"Ortalama devlet okulundan gelen birisi için kapısından girildiğinde willy wonka'nın çikolata fabrikasına girmiş charlie etkisi yaratan şahane okul. ayrıca hayatımda sadece bir kere ziyaret edebildiğim ve bu ziyareti bir türlü unutmadığım yer.

seneler öncesinde robert kolej basket takımı ile maçımız vardı. okul takımı olarak üsküdar’dan minibüs tutup arnavutköy’e gittik. o maçı kim ayarlamıştı, nasıl bir bağlantı kuruldu bilmiyorum gerçekten. ilk sıkıntıyı okulu bulmaya çalışırken yaşadık. her yer ağaç, okul yok. bir bekçi klübesi gördük, “robert koleji nerede?” dedik

“2 km ileride solda” dedi.

okula vardığımızda film setinden içeri girmiş gibi olduk. spor salonu var. çim var. birbirine (eliyle hayalara vurma hareketi yapan ) erkekler yok? kızlar sanki daha uzun boylu, daha sarı?kıyafetler falan... çok değil iki saat önce üsküdar'da kravatın yamuk olduğu için müdür yardımcısından tokat yemişsin ve geldiğin yer bildiğin amerika!

elimde olmadan kendimi hesap yaparken yakalım. (parmaklarınla sayarak ve alt dudağını uzatarak)

kolej sınavında otuz soru daha çözmüş olsaydım
babamın maaşı sekiz kat falan fazla olsaydı
bir de ne bileyim biraz daha yakışıklı olsaydım

ben de bu okulda okuyabilirdim.

neden olmasın dı?

her neyse, maç yapmak için spor salonuna girdik.maddi, manevi her türlü kültür şoku devam ediyor. yerler bal dök yala. hepimiz için birer dolap var falan. ben şoku kendi içimde yaşıyorum ama arkadaşlardan birisi geliyor “oğlum potalar cam pota lan” diyor, ötekisi geliyor “tribünde kızlar var lağn” diyor

beyler biraz sakin olun biraz ayıp oluyor diyecekken tuvaletten bir ses geldi ;

oğlum sıcak su var lağğğğnn

takımın yarısı banyoya koştu. maçtan önce de duş aldılar. aldık.

yaşadığımız kültür şokundan bizi çıkaran beden öğretmenimiz mehmet bey oldu. soyunma odasında şamata devam ederken hışımla içeri girip ;
“nerde kaldınız lan hayvanoğluhayvanlar” diye bağırınca birden kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi, aslen oralı olmadığımızı falan hatırlayıp hızlıca formalarımızı giyip maça çıktık. formaları üsküdar'da bir yerde yaptırmıştık. ben tamer oyguç'a olan hayranlığımdan ötürü 13 numara giymiştim. akşamleyin formayı yıkayıp ertesi gün okula götürmem gerekiyordu, çünkü forma benim değildi, zimmetliydi.

yalnız sahada bizi bir şok daha bekliyordu çünkü adamların hocası bildiğin zenci. “coach” diye hitap ediyorlar falan. ya ama ne enteresan, sen hayatında ilk defa kanlı canlı zenci görüyorsun, zenciyi bırak belki daha ilk defa amerikalı görüyosun...

maç sırasında robertli çocuklar kendi hocalarına “coach” falan diye bağırınca tabi biz de ufak ufak havaya girdik. merhmet bey beni oyundan çıkaracağı sırada boynumu yan büküm "ama coach!" diye bağırdım s,tem yüklü şekilde. o anda da bir sessizlik oldu sinemada arkadaşınla konuşurken sessizlik olur da söylediğin tüm salonda duyulur hani.. "coach...."

coach!
coach!!!
coach!!!....

herkesin bana baktığını hissediyordum. mehmet bey ile göz göze geldik... bana şöyle dedi gözleri (parmaklarınla sayarak)

ben coach değilim
sen robert koleji öğrencisi değilsin
minibüste dayak yiyeceksin...

velhasıl maçı kazanmıştık sanırım bir sayıyla. robertli çocukları pek hatırlamıyorum, çünkü mekana kafam çok takılmıştı. ama kibarlardı yani, aradaki sınıf farkını biz o kadar farkındaydık ki, belki de hissettirme gereği duymadılar ya da hiç bezleri yoktu o taraklarda. hatırlayamıyorum.

neşe içinde okulumuza geri döndük. hepimizin aklı geride bıraktığımız yerdeydi. bir hafta sonra mehmet bey'in -kardeşi bilmediğimiz bir sebepten ötürü intihar ettiği için- basket takımıyla ilgilenecek hali kalmadı ve takım dağıldı. oysa belki de eyalet finali bile oynayabilecek kadar iyiydik!"


Kaynak

Böyle anlarda Çeliktepe Cengizhan Liseli olduğumu bir daha hatırlıyor ve AĞLA.MA M.ELİS'e gönül rahatlığı ile gülebiliyorum. Sen benuğa'lılar, Robertliler, Gsliler de gülebilir ama biz çeliktepeliler gibi gülemezler diyerek gülümsüyorum. Ağla.ma M.elis bizim olsun bari, bi o bizim olsun bari! Umut Sarıkaya'ya bize gururlanacak birşey verdiği için teşekkür etmeliyiz, çünkü kafamızda kravatlar ile bağırıyoruz, coach'ımız mösyö'müz olmayabilir ama Ağla.ma M.elis hep bizim ya, hep bizim!

 

designer : anniebluesky : www.bloggeruniversity.blogspot.com

graphics : VLADSTUDIO : www.vladstudio.com